25 Mart 2014 Salı

Mardin - Güneş Ülkesi




Kitabın Arka Kapağı:

İstanbul Rehberler Odası Yönetim Kurulu Üyesi ve aynı birliğin Mardin Çalışma Komisyonu kurucusu ve başkanı Nükhet Everi bu kitabıyla binlerce yıllık bir geçmişe sahip Mardin'de sizleri sokak sokak bir yolculuğa çıkarıyor.

Mardin'i yalnızca önemli tarihi eserleriyle değil yerel kültürü ve insanlarıyla da tanıtıp; yemek ve alışveriş önerileriyle gezinize renk katıyor.

Mardin'i merak eden gezginler ve okurlar için eşsiz bir bilgi kaynağı...

"Güneş Ülkesi'nin sahici fısıltılarını bugüne taşıyan telaşlı bir gezgin... O kadar telaşlıdır ki, heybesine yüklediği hikâyeler bin renkli, bin bir ötüşlü Anka gibidir... On binlerce yıllık kültürün telaşlı aktarıcısıdır Nükhet..."

Ahmet Güneştekin

"Mardin'i gittim gördüm, ama Nükhet Everi'nin kitabını okuduktan sonra 'gitmiş-görmüş' saymadım kendimi. Mardin'i, oranın ruhunu, hikâyelerle, tarihle, insanla öyle ustaca anlatmış ki Nükhet; tam anlamıyla görmek için bu kitaptaki satırlar eşliğinde bir kez daha gideceğim Güneş Ülkesi'ne. Bazen gidip görmek yetmiyor işte; satırların eşliğinde dokunmak gerekiyor!"

Onur Baştürk
Hürriyet Gazetesi (Kelebek Yazarı)

"Sürünün peşine takılmayıp kendi yolunu çizen sıra dışı insanlara bayılırım. Onlar hareket ettirir kitleleri, değişik fikirleri ve bakış açıları insanları düşünmeye, yeniyi keşfetmeye iter. Nükhet kanaat önderlerimdendir, bakıp da göremediğimi gösterir bana. Taşın şiire dönüştüğü Mardin'e defalarca gittim. Göremediğim her şey ince ince elenip işlendikten sonra Nükhet'in kaleminden dökülmüş satırlara. En keyifli Mardin yolculuğum bu kitabın sayfaları arasına saklanmış, elimden bırakamadım."

Saffet Emre Tonguç
Tarihçi, Seyahat Yazarı

3 Ağustos 2008 Pazar

Abbaralar


Mardin'de örgü teknikleri kullanılarak inşa edilmiş, eğrisel yüzey ya da yüzeylerden oluşan mimarî örgü ögesine abbara ya da kabaltı denir.





Abbaralar bazen sivri kemerli, basık kemerli veya yuvarlak kemerli olup, örgü sistemi beşik tonoz, çapraz tonoz olarak karşımıza çıkar.




Evlere girişte yapılan sahanlıklar, bazen sokak üstlerinde altta bir geçit bırakarak yapılmış odalar (abbaralar), ortak kullanım alanları ile özel kullanım alanlarının ara kesitlerinde nasıl bir yapılanma içinde olduğunu gösterirler.




Abbaraların alt kısmı kamuya aittir, üst kısmı ise mülk sahibinin mülkiyetindedir.






Abbaralar, yazın sıcaktan korunulan, kısa bir an için de olsa, serinliğinden, gölgesinden faydalanılan, soluklanılan geçitlerdir.




Abbaralar Mardin'in en güzel mimarî detaylarındandır.

24 Ocak 2008 Perşembe

Mor Yakup Manastırı (Salah / Barıştepe - Turabdin)

Mardin gezilerinde Deyrulzafaran ve Deyrulumur (Mor Gabriel) manastırları, Nusaybin Mor Yakup Kilisesi ve Anıtlı/Hah Meryemana Kilisesi birer klasiktir. Ama atlanmaması ve mutlaka ziyaret edilmesi gereken pek çok yer daha vardır. Bunların başını da Barıştepe Mor Yakup Manastırı çeker.

Salha ya da Salhe, bugünkü adıyla Barıştepe, inananların dağı anlamına gelen ‘Turabdin’ bölgesinde Midyat’a bağlı bir Süryani köyü. Diğer köyler gibi burası da oldukça şirin bir köy.

Bu köyün en önemli özelliği de Mor Yakup Manastırı.

Midyat’tan Anıtlı köyüne doğru giden yolda Anıtlı’ya 25 km kaldığını gösteren tabela bir çatal yolun ağzındadır. Bu yolda sağdan devam ederseniz, yani ana caddede kalırsanız, bir müddet sonra Barıştepe tabelasını göreceksiniz. Tabeladan sola sapıp biraz sonra köye varırsınız. Köyün içinden geçip yolun sonunda zaten köyden de görünen Mor Yakup Manastırı’na ulaşırsınız. Ama ben size gene de başka bir yol tavsiye edeceğim. Özellikle karda kışta ve otobüsle seyahat edenler için köyün içinden geçmek mümkün değil. Kışın yol diz boyu çamur veya su kaplı olabiliyor, otobüsün ise bu daracık sokaklardan geçmesi mümkün değil.

Yapacağınız şu: Midyat’tan Anıtlı yönünde giderken Anıtlı Meryemana Manastırı tabelasını gördüğünüz çatal yolda ana caddeden ilerlemeyin, hemen soldaki yoldan devam edin. Bu oldukça düzgün bir yol ve sizi Mor Yakup Manastırı’nın kapısına kadar götürecektir.

Manastıra geldiğinizde eğer okul saati değilse, büyük ihtimalle futbol oynayan sevimli ve güleç birkaç çocukla karşılaşacaksınız. Bunlar manastırda eğitim gören çocuklar. Süryani ailelerden isteyenler çocuklarını Manastıra yolluyorlar. Çocuklar normal eğitimlerini görüyorlar, yani milli eğitim okullrına gidiyorlar, günün geri kalan zamanında da din ve Süryanice dil eğitimlerini alıyorlar bu manastırda. Daha sonra arzuları doğrultusunda din ya da dünya yaşamını seçiyorlar.
Çocuklar sizi görünce bakacak, gülümseyecek ve büyük ihtimalle aralarında gülüşeceklerdir. Rahip Saliba’yı sorun. Hemen çağıracaklardır. Dua saati değilse, rahip Saliba Er sizi gezdirecektir manastırda. Saliba Er, 1978 Haberli/Bsorino doğumlu. İlkokulu kendi köyünde bitirdikten sonra Mor Yakup Manastırı’na gelir ve bir yandan liseyi bitirir, bir yandan da manastırda Süryanice eğitimi görür. 1996 yılında daha 18 yaşındayken kendini manastırın hizmetine vakfederek rahip rütbesi (şarwoyo) ile takdis edilir. Askerliğini yaptıktan sonra da 2001 yılında diyakos (şemmastır), 2004 yılında da kâhinlik rütbesine erişir. Saliba Er Manastırın eğitiminden sorumlu.

Saliba Er’i çok seveceksiniz, yüzünde her daim gerçek bir gülümseme ile manastırını son derece açık ve güzel bilgiler vererek gezdirir. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum, çünkü ne yazık ki, genelde gezilebilen, ziyaret edilebilen pek çok Süryani kilise ve manastırında bilgisi son derece zayıf genç öğrenciler veya kilise çalışanları vs çok sağlıksız hatta yanlış bilgilerle ve baştan savma bir şekilde gezdiriyorlar binaları. Bu sebeple, eğer yanınızda profesyonel bir rehberiniz yoksa, yalnız geziyor ve sağlıklı bilgi almak istiyorsanız, bilmek istediğiniz her şeyi bence Saliba Er’e sorun.

Mor Yakup Manastırı M.S. 419’da Aziz (Mor) Yakup adına inşa edilir. Mor Yakup M.S. 330 yılında Mısır’da doğmuş ve İskenderiye’de küçük bir manastırda rahip olmuştur. Mısır’dan deniz yoluyla Tarsus’a oradan da Diyarbakır’a gelir. Daha sonra Turabdin’deki Şiluh (Salıh) köyüne yerleşir. Hayatı hastalara şifa vermek, sakat ve topalları iyileştirmek, bir haftalık bebeği konuşturmak gibi mucizelerle geçen Mor Yakup daha sonraları azizlik mertebesine yükselmiştir.

Bugün Mor Yakup Manastırının bulunduğu yerde Pers döneminden kalma bir mabet varmış. Eski kemerlerin kalıntılarını görebilirsiniz binanın etrafını dolaşırsanız. M.S. 4. yüzyılın sonlarında Pers komutanı mabede tanrılara kurbanlar sunmak için gelir ama orada Mor Bar Şabo ve 11 öğrencisini şehit eder. Mor Yakup buraya yerleşir ve hastalara şifa verir. Mor Yakup M.S. 421’de ölür. Öğrencisi Mor Daniel burada tek başına kalır. Zaman içinde manastıra yüzlerce rahip yerleşir. Manastırı büyütmek gerekiyordu. 5. yüzyılın sonlarına doğru Mor Daniel de ölür ve 6. yüzyılın başında, 508-510 yıllarında çilekeş Mor Yakup adına büyük bir kilise inşa edilir. Tüm bu inşa işleri Başrahip Teofil başkanlığında yapılır. 7. yüzyılın başlarına kadar bu kilise sağlam kalmıştır.

Mezbah kapısının üstündeki kitabede çoğunluğu köy halkından olan ve manastıra bağış yapanların ve yaptıkları bağışların listesi bulunmaktadır. Manastırdaki kitabelerde de 770-1364 yılları arasında bu manastırda ölen rahip, keşiş, patriklerin ve diğer din adamlarının adları bulunmaktadır.

Mor Yakup Manastırı 8. yüzyılda Metropolitlik merkezi, 1364-1839 yılları arasında da Turabdin bölgesi için Patriklik makamı olmuştur. Birinci Dünya Savaşına kadar faal durumda olan manastır 1965 yılına kadar sahipsiz kalır. 1965’te rahip Yakup Tekin Episkopos Mor Iyawennis Efrem Bilgiç tarafından manastıra atanır.

Bugün manastırda 3 rahip, 2 rahibe hizmet vermektedirler.
Bu 3 rahipten ilki 1941 Midyat’a bağlı Bate/Bardakçı köyü doğumlu Yakup Tekin’dir. Deyrulzafaran, Midyat, Deyrulumur hizmetlerinin ardından 1964’te rahip olur. 1965’te Mor Yakup Manastırı’na tayin edilir ve kâhin rütbesiyle takdis edilir. O zaman köydeki 29 Süryani ailenin ruhsal hizmetlerine başlar, çocukları kilise öğretisine teşvik eder. Senelerce tek başına kalır. 40 yıldır aynı manastıra hizmet vermiştir ve halen de vermektedir. Pek çok el yazmasıyla dua kitapları yazmıştır.

İkinci rahip ise 1964 Midyat’a bağlı Bakısyan/Alagöz köyü doğumlu Daniel Savcı’dır. 1978’de Deyrulumur manastırına gider, 1980’de de Mor Yakup Manastırına Süryanice eğitmeni olarak atanır. 1987’de rahiplik, 1997’de de kâhinlik rütbesiyle takdis edilir. Şimdilerde Manastırın idari işlerine bakmaktadır.

Üçüncü rahip ise yazının başında bahsettiğim Saliba Er’dir.

Manastırın etrafı bağ ve bahçelerle çevrilidir. Batı yönünde inşa edilen içinde misafirhanelerin de bulunduğu modern binası her geçen gün eksiklerini tamamlamaya çalışmaktadır.

Manastırda ziyaretiniz sona erdiğinde rahiplerin sunduğu çayı kabul edin. Pek güzel çay yapıyorlar. Bu arada sohbet fırsatı da bulursunuz. Küçük bir de hediyelik eşya vitrini var. Gözünüze çarpmayabilir. Mutlaka sorun ve hediyelik eşyalara bir göz atın. Çok hoş şeyler var.

Bunun yanı sıra bir de broşür bastırmışlar. Türkçe, İngilizce, Almanca ve Süryanice bu broşür. Broşürün arkasında minik bir Turabdin haritası da var.

23 Ocak 2008 Çarşamba

Sevgilim Mardin - 2

Mardinli Bir Kadın

Ve sevdalandı kadın bozkır gözlü Marde'ye...

Hiç şehirlerin de cinsiyeti olabileceğini düşündünüz mü? Bir tür enerji... Ben her şehrin enerjisini farklı hissederim. Kadın, erkek, genç, yaşlı, ana, baba, çocuk, ata vs...

Mardin deyince aklıma gelen, erkek enerjisi olan bir şehir. Mardin bir erkek. Yaşını göstermeyen, dağ gibi ayakta sapasağlam kalmış yakışıklı bir erkek.


Mardin denince aklınıza ne ya da neler gelir bilemem. Benim aklıma onlarca şey geliyor. Bütün bunları burada sizlerle bu yeni yazı dizisinde paylaşacağım. Ama belki de biraz gurme zevkleri olan biri olduğumdan benim aklıma ilk anda yemekleri geldi bugün Mardin’in.




Mardin yemekleri... Sakın ola Güneydoğuya has kebap ve acılı yemekleri düşünmeyin Mardin yemekleri denince. Mardin yemekleri şehrin aynen kendisi gibi çok farklı ve çok özel. Bu mutfak et ile bulguru, sebze ile baharatı müthiş bir uyumla bir araya getirir. Tıpkı attığınız her adımda şehrin Um-Dabaggiye, Hassuna, Samara, Halaf’tan Uruk, Hurri, Akad, Hitit,Mitanni, Asur,Arami, Med’lere; Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Abgarlar,Ermeniler, Romalılardan, Sasaniler, Bizans’a; Artuklulardan, İlhanlı-Moğol, Karakoyunlu, Akkoyunlulara; Osmanlıdan günümüz Türkiyesine tüm tarihi bir potada eritip, hepsini uyum içinde yaşatmasını hissedeceğiniz gibi.


Size bugün Mardinli bir kadından bahsetmek istiyorum. Ebru Baybara Demir. Onu artık o kadar çok insan tanıyor ki... Mardin’de yaptıklarıyla, Mardin için yaptıklarıyla ve o eşsiz yemekleriyle artık Mardin’e yolu düşen hemen herkes tanıyor. Ama özellikle rehberler için hiç de yabancı değil o. İstanbul Rehberler Odası’nın bir dönem Genel Sekreterliğini yapmış olması zaten Türkiye’deki hemen tüm profesyonel turist rehberlerinin onu tanıması demektir.

Benim ilgimi ise bir dergide hakkında çıkan epey detaylı bir yazı ile çekmişti. Bir kadın olarak yaptıkları, verdiği savaş takdirimi kazanmıştı. O sıralar turist rehberleri için bir eğitim gezisi düzenleme derdindeydim aşığı olduğum Mardin’e. Onu aradım, tebrik ettim ve bana bir tur düzenlemek için yardımcı olmasını rica ettim. İşte o andan itibaren de arkadaşım oldu.

Bir Mardinli o. Büyüdüğü, yetiştiği ve yaşadığı şehir olan İstanbul’u terk edip, tüm zorluklara göğüs gererek köklerinin olduğu ve deli gibi sevdiği Mardin’e yerleşmiş bir Mardinli. Bir bozkır gözlü o... Burnunda hızması, Mardin’e has telkari yüzük, bilezik, küpe ve kolyeleri ve giydiği yörenin becerikli terzilerinin elinden çıkan harika yöresel kıyafetleri ile Mezopotamya ovasına bakan, hayranı olduğum Ermeni mimar Lole’nin eseri bir binadaki lokantasını işleten becerikli bir Mardin kadını o.

Hikâyesi çok yazıldı çizildi. Evlenişi, balayı için geldiği Mardin’e kalmak ve bir şeyler yapmak için kocası ve çocuğuyla geri gelişi. Turizm için çabalamaları. Bir Alman grubunun öğle yemeğini vermesi gereken lokantanın yemeği yapamayacağını bildirince, dayısının karısının mahallenin bütün kadınlarını ve gelinlerini bir araya toplayıp çeşit çeşit yemekler hazırlayıp dayısının Mezopotamya ovasına bakan eski taş evde tüm grubu ağırlaması. O andan sonra Mardin mutfağını yaşatmaya karar verişi ve Cercis Murat Konağı’nı kullanılır hale getirip sıra dışı bir lokanta kurması...


Cercis Murat Konağı çok özel bir mekân. Mezopotamya ovasına hakim güzel bir taş ev. Mardin’in pek çok sivil mimari eserinde imzası olan Ermeni mimar Lole bu binayı 1888’de yapmış. Konak el değiştire değiştire 90’lı yıllara gelmiş ve en son 1992-1998 yılları arasında Mardin İl Turizm Müdürlüğü Hizmet Binası olarak kullanılmış. 2001 yılında da Ebru Baybara tarafından Mardin yemeklerinin sunulduğu son derece şık bir lokanta haline getirilmiş.





Geçen sene Mardin’de yemek saatlerimi ve onun dışındaki tüm boş zamanımı Cercis Murat Konağı’nda geçirdim diyebilirim. Bundan da son derece zevk aldım. Mezopotamya ovasına hakim terasta oturup güneşin batışını seyretmek sizi Mardin evleriyle bir bütün haline getirir. Mardin evlerinin pencereleri önce kendi teraslarına sonra da Mezopotamya ovasına bakarlar. Siz de onlarla aynı tarafa yönelttiğiniz bakışlarınızla Mardin’deki benzersiz taş işçiliğini, güneşin batışı ile kızıla dönüşen sarı taşları, gecenin gelmesiyle Suriye yönünden yaklaşan maviliğin hava karardıkça bir denize dönüşmesini seyredebilirsiniz.


Bu nasıl bir zevktir bilir misiniz? Bilmiyorsanız hiç zaman kaybetmeden bunu yaşamanızı tavsiye ediyorum.

Geçen sene Ebru bana ileriye dönük projelerini anlatıyordu, o sıralar üzerinde çalıştığı bir kitap vardı, Mardin yemekleri kitabı. Kıyıda köşede kalmış, unutulmaya yüz tutmuş tüm yemekleri araştırıyor, buluyor, deniyor ve bunları yazıyor, bazılarını da lokantanın mönüsüne alıyordu. Bir de mutfak atölyesi projesi vardı. Bana yeni denediği Süryani şarabını tattırırken, ‘Ben burada isteyen herkese Mardin yemeklerini öğreteceğim. Bir program hazırlıyorum. İnsanlar çarşıya çıkacak, alışveriş yapacak, kullanılacak malzemeyi tanıyacak, yemekleri yapacak ve yiyecek...’ diyordu.


Bu sene Mardin’e gittiğimde epey değişmiş buldum Cercis Murat Konağı’nı. Öncelikle epey bir restorasyon geçirmiş, odalarda bazı nişler ortaya çıkmış ve Ebrunun duyarlılığı ile son derece güzel bir hale gelmişti. Terasları yeniden düzenlemiş, iç mekândaki salonlara Mezopotamya, Babil ve Savur gibi isimler takmıştı. Alt katı ‘Mutfak Atölyesi’ haline getirmiş. Çok güzel olmuş Mutfak Atölyesi. Bana orada bu senenin yeni şarabını ve yanında mönüye yeni eklediği kapari salatasını denetirken anlattı; Mutfak Atölyesi çok ilgi çekmişti. Gruplar geliyor ve değişik programları uyguluyorlardı burada. Kitap bitmiş, basım aşamasına gelmişti. Şimdilerde başka bir şehrin mutfağına el atmıştı. O kitap ta bitmek üzereydi.

Ben bu yıl yaptığımız eğitim gezisinde de tüm yemek saatlerimi ve boş zamanlarımı Cercis Murat Konağı’nda geçirdim. Size de tavsiye ederim. Gidin, o güzel tatlarla tanışın. Benim mönüden özellikle tavsiye edeceklerim tabii ki benim damak tadım ama kötü yemek yok ki Cercis Murat Konağı’nda... Her yemeğin bir öyküsü var. Sunuşu da pek güzel. Nar Salatası, İkbeybet (haşlanmış içli köfte), Irok (kızartılmış içli köfte), Bacanak Çorbası, Kaburga Dolması, Bademli İç Pilav, Kapari Salatası, Zencefilli Limonata ve Süryani şarabı benim favorilerim ve olmazsa olmazlarım açıkçası Mardin’de.

Ebru ile Mardin konusuna bakışımız aynıdır. Ben de turizm için doğru yatırımların yapılması gerektiğini, eğitim eksikliği olduğunu ve bu konuya çok ciddi boyutta eğilinmesi ve iyi sanayi yatırımları yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ebrunun bir kadın olarak tüm zorluklara göğüs gererek ve her şeye rağmen baş koyduğu bu işi ısrarla devam ettirmesi beni her zaman çok etkiledi. Gidin, görün, tanışın, yemeklerini deneyin. Sadece bir lokanta işletmecisi ile karşı karşıya gelmeyeceksiniz. Son derece sevecen karakterini hemen keşfedeceksiniz. Size her konuda da yardımcı olacaktır. Mardin’de ne yapılır, nerelere gidilir, nereden ne alınır... Kısacası Mardin’i doğru pencereden gösterecek ve sevdirecektir size.


Bana da Mardin’i severken yılmamayı, bıkmamayı, inatla başladığını bitirmeyi öğretti. Kurucusu ve Başkanı olduğum Mardin Çalışma Komisyonunun çalışmalarına sergilediği güven ve kendince yardımları için ona teşekkür ediyorum buradan. Ben de bir kadın ve Mardin aşığı olarak onun yaptığı çalışmaları gönülden destekliyorum ve desteklemeye de devam edeceğim.

Bu zarif mekân ve tatlarla tanışmak isteyenlere:

Cercis Murat Konağı
Birinci Cadde, No.517 Mardin
Tel: (0482) 213 68 41 – (0482) 212 83 23
Faks: (0482) 213 68 42
Web: www.cercismurat.com

Sevgilim Mardin - 1

Mardin'de Bir Akşamüstü

Cercis Murat Konağı’ndan, Kasımiye Medresesi’nden, Postane’den, Zinciriye Medresesi’nden, Şehidiye Camii Medresesi’nin tepesinden, Marangozlar kahvehanesinden ya da başka bir yerden… Akşamın Mezopotamya ovasının üstüne inişini seyredin. Güneşin, kızıla boyadığı taş evlerin üzerinden size veda edip yerini geceye bırakışını mutlaka bir yerlerden yakalayın. Çünkü Suriye yönünden dalga dalga gelen ve her geçen dakika koyulaşan o mavi renk, Mezopotamya ovasını biraz sonra koskoca bir denize çevirecek. Mardin’in evleri karanlıkta kalacak ve kalenin aydınlatılmasıyla şehir, usta bir kuyumcunun elinden çıkmış koca bir tek taş pırlanta yüzüğe benzeyecek.
Bu manzarayı seyrederken insanın aklından, dünyanın hiçbir yerinin Anadolu gibi renkli bir tarihe sahip olamayacağı geçiyor. Hangi topraklar bu kadar kültüre beşik olmuş, anavatan olmuş, köprü olmuş? Şehrin inanılmaz bir çekiciliği var. Bunu, İ.Ö. 8000’den günümüze uzanan kültürler resmi geçidine borçlu. Um-Dabagiye, Hassuna, Samara ve Halaf kültürlerinden, Uruk, Hurri, Akad, Hitit, Mitanni, Asur, Arami, Med’lere; Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Abgarlar, Ermeniler, Romalılardan, Sasaniler, Bizans’a; Artuklulardan İlhanlı-Moğol, Karakoyunlu, Akkoyunlulara; Osmanlıdan günümüz Cumhuriyet Türkiye’sine bir resmi geçit…
Kentin bu tarihi ve kültürel dokusu, onu dinler tarihi açısından da önemli kılıyor. Özellikle Süryanilerin İ.S. 38 yılında İsa dinini kabul ettikleri “İnananlar Dağı” ya da “Köleler Dağı” anlamına gelen Tur Abdin’in, Mardin-Midyat Eşiği diye adlandırılan bu bölgede olması.
Mardin’i gezerken uyum içinde bir potada eriyen bu renkler, tek tek ortaya çıkıp birbirinden ayrılarak tüm ihtişamıyla kendini göstermeyi biliyor. Çarşı, han, kervansaraylar, cami ve mescitler, külliyeler, medreseler, zaviye ve türbeler, hamamlar, eski ve yeni kiliseler, manastırlar, okullar, köşkler, kasırlar ve şehrin en dikkat çeken, onu diğerlerinden ayıran en büyük özelliği olan taş işçiliği ve bunun sonucunda ortaya çıkan konut mimarisi…

Renkli labirent

Mardin’i gezerken içinizde oldukça büyük bir heyecan yaratacak yer hiç şüphesiz çarşısı olacaktır. Mardin çarşısının şehrin ana caddesini de içine alan kendine özgü labirent planı içinde kaybolma keyfini kendinizden esirgemeyin. Çarşıya Cumhuriyet Meydanı tarafından girdiğinizde Güneydoğu Anadolu kentlerinde görmeye pek alışık olmadığınız bir manzarayla karşılaşacaksınız. Rengârenk, çeşit çeşit sebzeler... Ama bu manzara size lokantalarda Ege yemeklerine benzer tatlarla karşılaşacağınızı düşündürmesin. Mardin mutfağının kendine has özellikleri onu diğer Güneydoğu Anadolu mutfaklarından da ayırıyor. Baharat zengini bu mutfakta neler yok ki!.. Tarçınlı patlıcanlı pilav, nar ekşili salata, kaburga dolması, cevizli yeşil zeytin salatası, işkembe dolması, zencefilli limonata, haşlanmış ve kızartılmış içli köfte, peynirli helva, kakuleli kahve... Sonra kumaşçılar, bakırcılar, leblebiciler, kuyumcular, gümüşçüler, terziler, ayakkabı tamircileri, marangozlar, kalaycılar, baharatçılar, kahveciler, tütüncüler, çaycılar, antikacılar, semercilere rastlayacaksınız çarşıda.
Semercilik hala yaşıyor. Bunun nedeni şehrin mimari dokusunun özelliği olan dar ve yokuşlu sokakları ve tek ulaşım aracı olan eşekler, katırlar, atlar. Çarşının daracık sokaklarında, tıpkı şehrin sokaklarında ve abbaralarında olduğu gibi eşekler çıkacak karşınıza, genelde boz ya da beyaz. Kenara çekilip yol vermeniz yetmeyebilir, dikkatli olun! Bir rodeocu gibi eşeğin üstüne kurulmuş çocuklar o kadar hızlı koşturuyorlar ki eşekleri, genelde kendinizi bir dükkâna girip koruyabiliyorsunuz. Fotoğraf çekmek isterseniz hiç istisnasız herkes eşeğini durdurup poz veriyor.
Mardin’de, Güneydoğu’ya has eşarpların, puşilerin, Suriye’den getirilen kumaşların büyüsüne kapılıp alışverişe başlayacak, fiyatlar karşısında pazarlık bile etmeyi aklınıza getirmeyeceksiniz. İnsanlar sevecen, iyi niyetli. Bakışlarınızı kime çevirirseniz bir gülümsemeyle karşılaşıyorsunuz. Selamınızı alan esnaf, hemen dükkâna davet ediyor yabancı konukları. Sohbetlerin tadına doyulmuyor. Konu hep aynı: Mardin ve Mardinli olmak.

Kakuleli mırra

Her köşede bir terzi görüyorsunuz; erkek terzileri, kadın terzileri… Kadınlar kıyafetlerini terzilere diktiriyorlar. Birkaç saat içinde çarşıda gördüğünüz o kadife ya da doğal kumaşlardan ummadığınız güzellikte, tahmin edemeyeceğiniz modellerde kıyafetler çıkıyor. Neden bu kadar çok terzi olduğu sorulduğunda, hepsi ağız birliği etmiş gibi “Biz kafadan ölçü alıp dikeriz, siz Istanbul’da kalıptan” diyorlar.
Eski bir berber dükkânının önünden geçip bir baharat dükkânının önünde buluyorum kendimi. İçerideki her detay çarpıyor insanı. “Osmanlı Baharat” adlı dükkânın sahibi Gültekin Bey sabırla her soruya yanıt veriyor. Raflardaki baharat çekmecilerinin üzerindeki etiketlerde manilerle ne işe yaradıkları anlatılmış. Sadece Mardin’e has, damarları açan, karaciğer ve kandaki hastalıkları temizleyen, saradan felce, şeker hastalığından sarılığa ve pek çok başka derde deva ‘küşut’ otundan alıyorum.
Çarşıdaki ayakkabı tamircileri artık büyük şehirlerde göremeyeceğimiz bir resim çıkartıyorlar ortaya. Çarşının dışına çıkıp kuyumcu dükkânlarına göz gezdiriyorum. İki Ermeni Katolik aile kalmış Mardin’de. Onlar da birbirleriyle akraba. Bu ailelerden Mansur Uğurel kuyumcu. Malum kuyumculuk sanatında kakma, mıhlama ve sadekârlık Ermenilere hastır. Eskiden telkari ustasıymış, şimdi yapmıyor artık. Mardin’de kuyumcularda bulacağınız altın 22, 21 ve 14 ayar. Osmanlı bağlantısı nedeniyle kuyumculuğun yaygınlaştığı Halep, Şam ve Musul’dan geliyor mallar. İnsanların tembelliği ve devletin de el emeğini desteklememesi nedeniyle bu işin ölmeye yattığını söylüyor Mansur Usta. Sohbet esnasında ikram edilen Mardin’e has kakuleli ‘mırra’nın tadını başka hiçbir yerde bulmak mümkün değil. Artık kakulesiz kahve içemeyeceğimi anlıyorum.
Biraz ileride bir sabuncu dükkânı dikkat çekiyor. Yabani fıstık yağı (bıtım) ve menengiç (kezvan) denen iki tür sabun var. Mardin Lokmanhekim Sabunu denen ve toprağa bile zarar vermeyen bu doğal sabunlar, saça ve cilde çok faydalıymış. Sahipleri şimdilerde, Japonya’dan gelen kimya mühendislerine doğallığını onaylattırdıkları sabunlarının patent tescil işleriyle uğraşıyorlar.

Corç Usta

Mardin’deki tek telkari ustası olan Süryani Corç Usta, bugüne kadar içtiğim en güzel çayı ikram ediyor. Telkâri, eritilerek farklı kalınlıkta çekilmiş teller haline getirilen madenin işlenmesi zenaati. Bu yöreye has olması onu daha da değerli kılıyor. Mardin gümüş telkari işleriyle dolu dükkânlardan geçilmiyor. Alıcısı çok. Ama 40 senedir bu işi yapan 46 yaşındaki Corç Usta dışında üreten de yok. Yanında, ikisi haricinde hepsi Müslüman on kişi çalıştırıyor. İki oğlu da canla başla ve sevgiyle çalışıyorlar minicik atölyede. İşini onlara devredecek. Telkâri yorucu, stresli ve sabır gerektiren bir iş. “Bu işi yapmak için hem aşığı, hem muhtacı olacaksın” diyor Corç Usta, “Sırf para kazanmak için yürütemezsin!” Benimle konuşurken bir yandan da modelini kendisinin yaptığı saç tokalarını üretiyor. Corç usta modelleri gece rüyasında görürmüş, sabahın beşinde bilemedin altısında atölyeye gelir bunları çıkartırmış. “Eskiye nazaran talep çok ama usta yok ki eleman yetişsin” diyor. Midyat’taki 80-90 ustadan da iki-üç tanesi kalmış.
Mardin çarşısından Marangozlar kahvehanesine uğramadan çıkmak olmaz. Mardin’in en otantik mekânlarından biri. Mardin’de mutlaka kahve kültürünü yaşamak ve mırra adı verilen yöreye has kahveyi içmek gerek. Marangozlar kahvehanesine giderken bakırcıların ve antikacıların önünden geçiliyor. Bakır kaplar, testiler, mırra cezveleri… Antikacılarda güzel eski Mardin’e has el işi kaplar…

Çöpçüler ve eşekleri

Kentin topoğrafyasıyla bütünleşen mimari yapısı hayranlık verici. Kimsenin evinin kimsenin güneşini ve havasını kesmediği bir mimari. Evlerin teraslarında, üzerinde yaşam sürülen tahtlar; sıcak yaz gecelerinde akreplere, böceklere karşı bir koruma. Yemek yenilen ve yatılan mekânlar bu tahtlar. Her evin terasında var. Evlerin dış cepheleri enteresan taş işçiliği örnekleriyle dolu. Taş işçiliği de bu yöreye has. En görkemli biçimiyle Mardin ve Midyat’ta karşımıza çıkıyor. Bu zenaatın en güzel örnekleri çoğunlukla Ermeni mimarların ve bazı Müslüman mimarların elinden çıkma yapılar.
Mardin’in dar sokakları ve abbaraları da şehrin en etkileyici mekânları. Buralarda dolaşırken günün değişik saatlerinde çöpçülere rastlarsınız. Yanlarında bir veya iki eşek bulunur. Bu eşekler o çöpçülere zimmetlidir ve belli bir zaman sonra da belediyeden emekli olurlar. Bir eşeğin ancak geçebildiği bu daracık sokak ve abbaralarda çöpler bu eşeklerle toplanır. Yol vermek için kenara çekilip “Kolay gelsin” dediğiniz, beline kırmızı puşi (ağa puşisi derler Mardin’de) bağlamış bir çöpçüden alacağınız cevap: “Başım gözüm üstüne!” Selamınızı alan herkesin ağzında bu cevap. Mardin insanına has bir zariflik bu. Mardinliler de hem şehirlerinin hem de insanlarının güzelliğinin farkında ki, yabancı olduğunu anladıkları herkese sordukları ilk soru: “Mardin’i beğendiniz mi?” İkinci soru ise: “İnsanlarımızı sevdiniz mi?” Bu sorulara “Hayır” cevabını vermek zaten mümkün değil. Bu cevabın devamında sohbetin konusu şehrin sorunları…
Genelde İslam kentleri cami çarşı ekseninde kurulur. Mardin’i diğer İslam kentlerinden ayıran özellik ise mahalle yapısını ve şehir eksenini su kuyu ve pınarlarının belirlemesi. Coğrafyacıların Mardin-Midyat Eşiği dedikleri bu bölge Türkiye’nin en kurak yeri ve sarnıçlar diyarı. Uygun sulama yok, su kısıtlı. Eskiden 30 metrede ulaşılan suya bugün pek çok yerde 120 metre civarında ulaşılabiliyor. Şehrin su problemi oldukça büyük. Gece ve gündüz sadece belli saatlerde verilebiliyor su. Aslında su problemi kendini bölgenin farklı yerlerinde de gösteriyor.
Mardin’in sorunları bu kadarla sınırlı değil. Şehre yönelik sanayi yatırımları yetersiz. Onlar da tekstil ağırlıklı. Bu nedenle, Mardin Diyarbakır yolunda sadece üzüm bağları değil, pamuk tarlaları da görüyorsunuz artık.
Kent çarşısı, mahalle araları, Mardinlilerin doyumsuz sohbeti, çaylar, mırralar derken, akşam iniyor Mardin’in üzerine yine, güzel taş evler kızıla boyanıyor. Cercis Murat Konağı’nın terasına oturup Mezopotamya ovasına bakıyorum. Yavaş yavaş hava kararıyor, mavi renk dalga dalga koyulaşarak üzerime doğru geliyor. Akşam yerini geceye bırakırken ova denize dönüşüyor.


Görmeden dönmeyin!

Mardin’e yolunuz düşerse, mutlaka Süryani kültürünün bir parçası olan, dini motiflerin kilise perdelerine ve evlerin konuk odalarına nakşedildiği baskı ve boyama sanatının son temsilcisi, 85 yaşındaki Nasra Teyzeyi de ziyaret edin.

Kentte görülecek çok yer var. Ermeni mimar Lole’nin eseri 19 yy yapısı eski bir Ermeni ailenin konağı olan bugünkü postane binası; Artuklu eserlerinden Ulu Cami; Şehidiye Camii Medresesi; tıp, felsefe, astronomi derslerinin verildiği ama din eğitimi verilmeyen Kasımiye Medresesi; Gazipaşa İlköğretim Okulu; tıp, felsefe ve astronomi dışında din eğitimi de verilen Zinciriye (İsabey) Medresesi gibi pek çok görkemli yapının yanı sıra Mardin Metropolitlik Kilisesi durumundaki Kırklar Kilisesi ve eski bir tapınağın üzerine kurulmuş Deyrülzafaran manastırı şehrin önemli yapıları. Bu kilise ve manastırdaki taş işçiliği ve iç mekân çalışmalarına hayran kalacaksınız.

Mardin’in içinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri de Erdoba evleri. Otel olan bu konak son derece güzel restore edilmiş.

Bir diğeri Cercis Murat Konağı. Ebru Baybara Dökmen’in işlettiği bu konakta aynı zamanda Mardin mutfağının en güzel yemeklerinin sunulduğu bir restoran da var.

Mardin’in civarı da son derece önemli ve güzel. Midyat, Kızıltepe, Nusaybin, Savur, Dara gibi yerleri ziyaret etmeden Mardin’den gitmeyin. Midyat’ın taş işçiliğini yerinde görün, atölyeleri gezin. Midyat’ın çarşısı, Devlet Konukevi ve civar köyleri görülmeye değer yerler. Özellikle Barıştepe (Salah) Köyü Mor Yakup Manastırı, Anıtlı (Hah) Köyü Meryemana Kilisesi ve Süryani Kadim cemaatinin en büyük ve en ünlü yapılarından biri olan Deyrulumur Manastırını ziyaret etmeniz şart.

Diğer adı Anastasiopolis olan Dara harabelerinde kilise, saray, çarşı, zindanlar, tophane ve su bendi görülebilecekler arasında. En görkemli yapı da yeraltında bulunan Dara zindanları.

Savur’a yolunuz düşerse, kapısında ‘Allah nasip etti bana bu evi yapmayı, bundan sonra kime nasip olursa ona ve çocuklarına ömür boyu mutluluklar’ yazan Ahmet Öztürk evini gezin. Konukseverlikleri karşısında şaşırıp kalacaksınız.

Mutlaka Kıllıt köyünü, köydeki kilise ve mezarları da görmek gerek. Şimdilerde terk edilmiş olan köyde birkaç aile yaşıyor. Kiliseleri ve mezarların taş işçiliği ve çeşitlilik şaşırtıcı boyutlarda.


Not: Bu yazı 2003 senesinde yazılmış ve Crossroads dergisi ile çeşitli siterde yayımlanmıştır.